Ahmet Ümit'in son kitabı İstanbul Hatırası. Uzun zamandır en çok satanlar listesinde. Benim bu kitabı okuma sebebim aslında ilk olarak çok satması değil, polisiye romanları sevmem ve İstanbul hakkında çok az şey bildiğimi düşünmem. İstanbul'a gidince Sultan Ahmet'ten ve Taksim'den başka gezecek yer bilmiyorum. Onların da tarihi hakkında yeterli bilgim olmadığı için gezmekten zevk alamıyorum.
Yazarın daha önce iki kitabını okudum; "Sis ve Gece" ve "Patasana". Bu roman da Patasana gibi tarihi ögeler içeren bir roman. Ahmet Ümit artık Türk edebiyatında kendini kanıtlayarak sağlam bir yer elde etti diye düşünüyorum. Tek sıkıntı hani çok acayip çığır açan bir yazar değil ama kitapları güzel okuması keyifli, ayrıca romanlarının içinde karakterleri ile ilgili o kadar ilginç hikayeler var ki aslında o hikayeler bile tek bir kitap olabilir. Tek sorun bazen kitabın ortasında konu uzuyor ve sıkılmaya başlıyorum, fakat sonu o kadar ilginç beklenmedik şekilde bitiyor ki, kitabı bitirdikten sonra "ne güzel kitaptı!.." diyorsunuz.
İşte İstanbul Hatırasından bir bölüm:
"..."Eminim dosyasını okumuşsunuzdur." Sesinde gerginlikten çok tedirginlik vardı. "Emniyette kalınca bir dosyası varmış... 12 Eylül döneminde hapiste yatmış..."
"Biliyorum. İki polisi yaralamış, biri ölümden dönmüş."
"Polisler de onu vurmuşlar..." Birden yanlış yaptığını anladı. Ses tonunu alçaltarak toparlamaya çalıştı. "Namık da ölümden dönmüş. Mermilerden biri hâlâ omurgasında. Yetenekli cerrah arkadaşları olmasına rağmen cesaret edip alamıyorlar. Hâlâ felç olma tehlikesi var."
Önce Namık'ın yüzü canlandı aklımda, alaycı ama kendinden emin bakan gözleri. Sonra geçmişin sisleri arasında hep canlı kalan bir olayı hatırladım. Genç bir adamın ölümünü. Genç bir cesedin, bana bunu nasıl yaptınız, diyen bakışlarını. Bayrampaşa'da bir fabrikanın önündeydi. O fabrikayı hiç unutamam. Fabrikanın demir kapısının arkasına gizlenmişti delikanlı. Afişleme yaparken sıkıştırmıştı bizimkiler. Eyleme çıkan grubun güvenlikçisiydi güya. Cinayet masasının işi değildi ama ülkede sıkıyönetim vardı. Ve askeri yönetim bütün polisleri adeta içtimaa çağırıyor, trafikteki meslektaşlarımız dahil, hepimizi siyasi şubedekiler gibi çalıştırıyordu. Koca İstanbul, sıkıyönetim komutanlarının av sahasına dönüştürülmüştü. Bizler de av köpeklerine... Bir yerde olay mı çıktı, kim varsa civarda, hepimiz gitmek zorunda kalıyorduk oraya... İşimiz gücümüz, adına terörist denilen gençleri avlamak olmuştu. Gerçekten de teröristler miydi, çok kuşkuluyum. Generaller kendilerine karşı olan herkesi terörist ya da vatan hani ilan etmişler, bizim teşkilatı da bu insanları yakalamak, işkence ederek ifadelerini almak ve içeri atmakla görevlendirmişlerdi. . Bazı onurlu polis müdürleri hiç hoşlanmıyordu bu işten ama çoğunluk büyük bir hevesle işbirliği yapıyordu askerlerle. Neyse, o delikanlı fabrikanın demir kapısının ar-dmdaydı. Megafonla dışarı çıkmasını söyledik. Önce kararsız kaldı. Biraz zorlayınca razı oldu. Kapıyı aralayarak dışarı çıktı. Elinde bir tabanca vardı ama silahı yere doğru tutuyordu. Silahını at demeye kalmadı, yanımdaki polis, soru bile sormadan ateş açtı. Delikanlı da paniğe kapılıp karşılık verdi. Daha ilk atışta vuruldu meslektaşımız. Bizimkiler hep birlikte asıldılar tetiklere... Rüzgâra tutulmuş yaprak gibi sarsıldı delikanlı. Sanırım daha ayaktayken ölmüştü... Boş bir çuval gibi yıkıldı bedeni. Yanma gittim. Geniş alnının altındaki iri, menekşe rengi gözlerinde yarıda kalmış bir hayatın derin kederi değil, bana bunu nasıl yaptınız, diyen genç bir adamın şaşkınlığı okunuyordu. Kimliğini aldım, Işık Sarıcan yazıyordu. Doğum tarihine baktım. Daha on altı yaşındaydı."

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder