17 Ekim 2010 Pazar

İstanbul Hatırası

Ahmet Ümit'in son kitabı İstanbul Hatırası. Uzun zamandır en çok satanlar listesinde. Benim bu kitabı okuma sebebim aslında ilk olarak çok satması değil, polisiye romanları sevmem ve İstanbul hakkında çok az şey bildiğimi düşünmem. İstanbul'a gidince Sultan Ahmet'ten ve Taksim'den başka gezecek yer bilmiyorum. Onların da tarihi hakkında yeterli bilgim olmadığı için gezmekten zevk alamıyorum.

Yazarın daha önce iki kitabını okudum; "Sis ve Gece" ve "Patasana". Bu roman da Patasana gibi tarihi ögeler içeren bir roman. Ahmet Ümit artık Türk edebiyatında kendini kanıtlayarak sağlam bir yer elde etti diye düşünüyorum. Tek sıkıntı hani çok acayip çığır açan bir yazar değil ama kitapları güzel okuması keyifli, ayrıca romanlarının içinde karakterleri ile ilgili o kadar ilginç hikayeler var ki aslında o hikayeler bile tek bir kitap olabilir. Tek sorun bazen kitabın ortasında konu uzuyor ve sıkılmaya başlıyorum, fakat sonu o kadar ilginç beklenmedik şekilde bitiyor ki, kitabı bitirdikten sonra "ne güzel kitaptı!.." diyorsunuz.

İşte İstanbul Hatırasından bir bölüm:
"..."Eminim dosyasını okumuşsunuzdur." Sesinde gerginlikten çok tedirginlik vardı. "Emniyette kalınca bir dosyası varmış... 12 Eylül döneminde hapiste yatmış..."
"Biliyorum. İki polisi yaralamış, biri ölümden dönmüş."
"Polisler de onu vurmuşlar..." Birden yanlış yaptığını an­ladı. Ses tonunu alçaltarak toparlamaya çalıştı. "Namık da ölümden dönmüş. Mermilerden biri hâlâ omurgasında. Yete­nekli cerrah arkadaşları olmasına rağmen cesaret edip alamı­yorlar. Hâlâ felç olma tehlikesi var."
Önce Namık'ın yüzü canlandı aklımda, alaycı ama kendin­den emin bakan gözleri. Sonra geçmişin sisleri arasında hep canlı kalan bir olayı hatırladım. Genç bir adamın ölümünü. Genç bir cesedin, bana bunu nasıl yaptınız, diyen bakışları­nı. Bayrampaşa'da bir fabrikanın önündeydi. O fabrikayı hiç unutamam. Fabrikanın demir kapısının arkasına gizlenmişti delikanlı. Afişleme yaparken sıkıştırmıştı bizimkiler. Eyleme çıkan grubun güvenlikçisiydi güya. Cinayet masasının işi de­ğildi ama ülkede sıkıyönetim vardı. Ve askeri yönetim bütün polisleri adeta içtimaa çağırıyor, trafikteki meslektaşlarımız dahil, hepimizi siyasi şubedekiler gibi çalıştırıyordu. Koca İstanbul, sıkıyönetim komutanlarının av sahasına dönüştü­rülmüştü. Bizler de av köpeklerine... Bir yerde olay mı çıktı, kim varsa civarda, hepimiz gitmek zorunda kalıyorduk ora­ya... İşimiz gücümüz, adına terörist denilen gençleri avlamak olmuştu. Gerçekten de teröristler miydi, çok kuşkuluyum. Generaller kendilerine karşı olan herkesi terörist ya da vatan hani ilan etmişler, bizim teşkilatı da bu insanları yakalamak, işkence ederek ifadelerini almak ve içeri atmakla görevlendirmişlerdi. . Bazı onurlu polis müdürleri hiç hoşlanmıyordu bu işten ama çoğunluk büyük bir hevesle işbirliği yapıyordu askerlerle. Neyse, o delikanlı fabrikanın demir kapısının ar-dmdaydı. Megafonla dışarı çıkmasını söyledik. Önce kararsız kaldı. Biraz zorlayınca razı oldu. Kapıyı aralayarak dışarı çık­tı. Elinde bir tabanca vardı ama silahı yere doğru tutuyordu. Silahını at demeye kalmadı, yanımdaki polis, soru bile sor­madan ateş açtı. Delikanlı da paniğe kapılıp karşılık verdi. Daha ilk atışta vuruldu meslektaşımız. Bizimkiler hep birlik­te asıldılar tetiklere... Rüzgâra tutulmuş yaprak gibi sarsıldı delikanlı. Sanırım daha ayaktayken ölmüştü... Boş bir çuval gibi yıkıldı bedeni. Yanma gittim. Geniş alnının altındaki iri, menekşe rengi gözlerinde yarıda kalmış bir hayatın derin ke­deri değil, bana bunu nasıl yaptınız, diyen genç bir adamın şaşkınlığı okunuyordu. Kimliğini aldım, Işık Sarıcan yazıyor­du. Doğum tarihine baktım. Daha on altı yaşındaydı."

15 Ekim 2010 Cuma

Erken Kaybedenler...


Ben edebiyattan anlamam ya da anlamak için yeterli kitap okuduğumu sanmıyorum. Edebiyat o kadar korkutulan bir konudur ki edebiyattan anlıyorum diyebilmek için bütün Türk ve dünya klasiklerini okumuş olmak gerektiğini düşünüyorum. Fakat edebiyat aynı müzik gibi bir sanat dalı, nasıl müzik dinlemek için tüm klasikleri dinlemiş olmak ya da çalışmış olmak gerekmiyorsa, edebi bir eseri zevk alarak okumak için de tüm klasikleri okumaya gerek olmamalı.

Her ne kadar edebiyattan anlamasam da son zamanlarda okuduğum bir yazar çok iyi bir edebi eser olduğunu düşünüyorum. Bu yazar şimdiye kadar üç kitabı olan Emrah Serbes. İlk iki kitabı Ankara'da geçen polisiye roman, diğer kitabı ise kısa öykülerden oluşuyor.

Tüm klasikleri okumamış olmama rağmen ben bu üç kitabın birçok klasik kitaba tercih ederim, özellikle son kitabı çok güzel. Tüm kitapları o kadar akıcı ki, bir kerede okunuyor. Fakat akıcı olması tek özelliği değil, anlatılan olayda hayatın içinden o kadar güzel parçalar var ki kitabı okumaktan büyük zevk alıyorsunuz.

İşte son kitabından bir parça:
“… kıraathanenin önünden geçerken babam çağırdı. Boş bir masaya oturttu beni.
“Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?”
“Hangisini?”
“Otomatik yanan, sensorlu lamba.”
“Komşu görmüş. Yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırmışsın dün gece.”
Önüme baktım.
“Neden kırdın?”
Cevap yok.
“Hasta mısın evladım? Söyle bana neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle…”
“Kırdımsa kırdım ne olacak! Çok mu değerli?”
“Lamba senden değerli mi evladım, lambanın amına koyayım, lamba kim? Yöneticiye de dedim. Lambanızı sikiyim kaç paraysa veririz. Sen değerlisin benim için.”
“Beni görünce yanmıyordu baba.”
“Nasıl ya?”
“Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok saydı beni.”
“E beni görünce de yanmıyordu bazen, böle el sallayınca havaya, o zaman yanıyor.”
“Hadi ya! Sahiden mi?”
“Evet. Ucuzundan almışlar bizle bir alakası yok.”
Babama sarıldım, yıllar sonra.”

Bu arada starda yayınlanan Behzat Ç. adlı dizi polisiye romanındaki karakterin ismi. Dizi kitaba sadık kalınarak çekilmiş bence fena da olmamış.

İlk yazı

İlk yazım hadi bakalım :)

Erkek ile kadının fiziksel özellikleri dışında eşit olduğunu varsayalım. Bu varsayım tüm insanları cinsiyetsiz bir insan olarak görmeyi gerektiriyor, yani birey kadın da olsa erkek de olsa aptal da olabilir akıllı da, güçlü de olabilir, zayıf da, yani bir genelleme yapılamadan tüm insanlar eşit diye düşünelim. Benim anlayamadığım konu bazı insanlar erkekleri neden çekici bulur. Geçen gün bu konuyu bir kız arkadaşımla konuşuyordum, o da bana katıldı. Yani, kadınlar fiziksel olarak erkeklerden çok daha güzel, en yakışıklı erkek bile bence bir çok kadından daha çirkindir. Gerçi çirkin olduğu halde etkileyici bir çok sanat eseri vardır ama yinede güzel olan hemen anlaşılır.

Beklide asıl sorun neyin çekici gelip neyin çekici gelmediğinde olabilir. Bir keresinde internette okuduğum bir makale (şimdi bulamadım) yuvarlak yüzü olan insanların daha az çekici, Süpermen çenesi gibi yüzü olan insanların daha çekici olduğunu söylüyordu. Belki bu yüzden insanlar zayıflayınca daha çekici hale geliyorlar, yüzlerinin şekli ortaya çıktığı için.



















Sol tarafta bulunan resimler, genel olarak çekici olan insanların yüz şeklini temsil ediyor, sağ taraftakiler çekici olmayan insanları.




Neden bazı insanların erkekleri çekici bulduğunu herhalde hiç öğrenemeyeceğim. Sanırım bu durum bizim genlerimizle geçmişlerimizden miras aldığımız bir özellik. Yine de yuvarlak suratlı insanları birçok kişinin çekici bulmadığından eminim.